Bir Savunma Paradoksu: Obezite

Obezite teşhisi ve tanımlaması oldukça kolay bir hastalık; vücutta yağ miktarının normalden fazla, boy uzunluğuna göre vücut ağırlığının standart değerlerin üzerinde olması. Beslenme, genetik, nörolojik, endokrin, sosyoekonomik, psikolojik faktörlere, fiziksel aktivite azlığı ve cinsiyete bağlı olarak  gelişen çok yönlü bir hastalık. Peki pek çok hastalığın yanında masum gözüken obezite niçin korkulu rüyamız? Televizyonlar, gazeteler ve sanal dünya neden sürekli mucizevi diyet listeleri ve spor önerileri ile kafamızı karıştırıyor?

Aslında vücudumuzun yağ depolamasının en önemli sebebi acil durumlarda yani açlık anında enerji olarak kullanabileceği bir depo oluşturmak. Zaten fazla aldığımız besinler vücutta kullanılmıyorsa homeostasimizi yani vücudumuzun iç dengesini bozacaktır. Dolayısıyla bunların kandan alınıp depolanması aynı zamanda vücut dengemizi de koruyacaktır. Diğer taraftan vücudumuzun pH’ sını olumsuz etkileyen asitlenme de yağ dokunun artmasına neden olur. Fakat artmış olan yağ dokusu masum masum durmayarak sitokin denilen çeşitli salgılarla insülin direncinin gelişmesine neden olacaktır. Yani hücre yüzeylerinde bulunan insülin reseptörlerinin insüline olan duyarlılığı azalacak ve pankreastan daha çok insülin salgılanmasını tetikleyecek. Artan insülin düzeyleri ise, yağ dokusunun da aralarında bulunduğu çeşitli sistem ve dokularda olumsuz etki gösterip bir kısır döngü oluşturacak. Yine artan insülin düzeyi hipotalamus-hipofiz-adrenal (HPA) aksı uyarır ve  sempatik sinir sistemi etkinliği arttıracak. Plazma ve dokuda düzeyleri değişen sitokinler damar yapılarında bozukluklara neden olacak. Sonuçta inme, bilişsel  ve motor fonksiyon kaybı, miyokard infarktüsü, akciğer infarktüsü gibi bozukluklar ortaya çıkacak.

Biyokimyamıza inanılmaz etkileri olan obeziteyi sadece estetik bir problem olarak algılamak gerçekten bu sorunu hafife almak olur. Bunun farkında olan bilim insanlarının bu konu ile ilgili çalışmaları her geçen gün, obezitenin yarattığı karmaşık biyokimyasal süreçlerin bir halkasını aydınlatarak yarattığı sorunlara çözüm üretmeye çalışıyor. ABD Scripps Research Institute’ de yapılan bir çalışmada yağ yakımını etkileyen bir genin varlığı aydınlatıldı.

Solucanlarla yapılan çalışmada vücuttaki besin durumuna göre beynin salgıladığı seratonin hormonu, bu genin salgısını arttırıyor ve bu salgı da yağların yakılması ve enerjiye dönüştürülmesini sağlıyor. Bilim insanları şimdi genetik müdahaleler ile bu genin daha çok salgı üretmesinin obezite ile savaşta tedavi yöntemi olup olamayacağını araştırmaktalar.

Çok yönlü bu hastalık ülkemiz için büyük bir tehdit aslında. Sağlık Bakanlığından yapılan açıklamaya göre Türkiye’ de normal kiloluların oranı 2 yılda % 10 azalmış. Türkiye’nin 3’ te 1’ i obez. Son 33 yılda obezite oranının en hızlı arttığı 3 ülkeden biriyiz. Bu kötü tablo bu alanda araştırma yapan bilim insanları ve doktorlar kadar ebeveynleri de harekete geçirmeli. Çocukları hazır ve karbonhidrat ağırlıklı beslenmeden korumak zorundayız.

Obezite tek başına pek çok sağlık sıkıntımızın nedeni bunu unutmamak  lazım. Çocuklara doğru bir beslenme alışkanlığı kazandırmak bırakabileceğimiz en önemli miraslardan biri. Bunun için de işe kendi beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirerek başlayabiliriz.

Leave Your Comments

Your email address will not be published. Required fields are marked *